Feb 13th

GÜNCEL KARLI ANKARA

By Demet İren
KARLI KABUS BİR ANKARA HİKAYESİ Yaklaşık 1,5 aydır her türlü işlerimi ötelemeye çalışan ben, sonunda o güzelim karın kabusunu yaşamış oldum. Aşağı inerken bu gidişin dönüşü olur mu diye kara kara düşünerek çıkmıştım zaten. Görünen köy kılavuz istemezdi ya hani. Dönüşte -ki kar yoğunluğu artmıştı-Kızılay’da çok şanslı olduğumu düşünerek tez tarafından canımı attığım ve çıkarsa bu çıkar dediğim cankurtaran otobüs, Kuğulu Park’ta su koyaraktan yukarı çıkamayacağını söyleyerek bizlerden kurtuldu. Ortalık berbat. Cinnah karmakarışık. Eve yürüyerek varmak ulaşılamayacak bir hedef. Taksi bulmak bir hayal. Tunalıdaki taksi durağına yürürsem elbet bir taksi gelir dedim. Gittim. 2 araba parka çekmiş kessen çıkmayız abla, sen yürüyeceksin yolu yok diyorlar. Ağlamak üzereyim çaresizlikten. O arada aklımdan geçen tek şey, benim buralarda kapısını çalacağım birileri var mı oldu. Ama kafam çalışmamakta inat ediyor. İran Caddesine doğru yola düştüm. Orada da trafik kilit. Yüzü kızartıp dolu bir taksinin camını tıkladım, açtı. Nereye gidiyorsunuz, beni de alır mısınız paylaşalım ücreti dedim. Sağolsun bayan, gidebilirsek Uğur Mumcu’ ya, atlayın dedi. Oraya kadar gidebilsem, yürüyeceğim zorla da olsa. Kuğulu Parkın köşesinden Karum’ un az ötesine 45 dakikada gidebildik. Başta tüm Belediye otobüsleri yolda kalmak yanında, trafiği de kilitlemeyi başarmışlardı. Filistin sapağından kaçıp Kuleli ‘ ye dönüp Uğur Mumcu’ya çıkıp hanımefendiyi bıraktıktan sonra, taksici şimdi ne yapıyoruz dedi. İçimdeki sinirleri bozulmuş muzur şeytan, abi gel şurada bir ÇAŞ molası verelim, bir şeyler içelim, bir de sigara de diyor. En kısa yol Koza Sokak da, senin vaziyet nasıldır, çıkabilir misin diyebildim tabi. Adamın hem kar lastiği, hem de zinciri varmış. Önüm tıkanmazsa giderim dedi. Bir de navigasyon cihazı çıkarttı ortaya. En kısa yol olarak Koza’ yı gösteriyor dedi. Migros yanından Koza sokak, devamında Birlik Mahallesinin izin veren çeşitli ara yolları, Ziya-ür Rahman (Köşk’ ün yanı), Kahire Caddesi ve Allah’ a şükürler olsun, bir de ne göreyim. EVİM EVİM GÜZEL EVİM! Taksiciye son sözüm, abi ben inince toprağı öpsem olur değil mi oldu. Beni taksi’ ye kabul eden adını bile bilmediğim hanımefendi’ ye, Kenedy taksi durağından olan, sorumluluğunun bilincindeki beyefendi taksici arkadaşıma teşekkürlerimle. 09. 02. 2012. Demet İren.
Aug 1st

CUMHURİYETLİLERDEN PORTRELER

By Mehmet Hamurkaroğlu
Ankara Cumhuriyet Liseli arkadaşlarımızın muhtelif aktivitelerde tespit edilmiş portreleri için BURAYA BASINIZ.
İyi seyirler,
Mehmet Hamurkaroğlu 
May 18th

Serenad / Zülfü Livaneli

By Aylin Kosovaeri Şahin
Dörtyüzseksenbir sayfalık bir maceranın ardından kitabın son sayfasına geldiğimde, bir değil de, birden çok kitabı tamamlamışım hissine kapıldım.

Aklımda kalanlar, siyah renkli iki karton kapaklı bir kitabın içinden
değilde, az önce yaşamlarından ayrıldığım bir çok insanın dudaklarından dökülmüştü sanki.. Bazen bir annenin, bazen aşık bir adamın, bazen hayatta oğluyla tek başına mücadele eden genç bir kadının, bazense aynı karında yatmış olmasına rağmen hayata bambaşka bir pencereden bakabilen bir abinin yürek odalarından az önce ayrılmış gibiydim..

Serenad'ı 
ilk yayınlandığı dönemde bir gazetenin kitap hakkında Sayın Livaneli ile yapmış olduğu bir roportaj sayesinde duymuştum. Kitabın konusu oldukça etkileyici gelmekle beraber, hikayenin kahramanının bir kadın olması ve bir erkek tarafından kitap sayfalarında canlandırılması daha da ilginç gelmişti. Bu bilginin ardından hemen alma fırsatı bulamadığım kitabı ancak bu roportajı okumamdan bir ay sonra alabildim. Kitabın üzerinde kırkıncı baskı yazıyordu. Henüz otuz gün geçtiğini düşündüğüm bir zaman sonra kırkıncı baskı ibaresini görmenin beni şaşırttığını itiraf etmek zorundayım. Hatta bir arkadaşımla acaba her baskıda onar kitap mı basılıyor diye bile düşündük bu konu üzerinde konuşurken..

Kitap Doğan Kitap'tan yayına çıkmıştı. Hikaye 2001 yılında İstanbul Üniversitesinde görev yapan bir halkla ilişkiler görevlisinin Amerika'dan gelen bir Alman profesörü karşılaması ile başlıyordu. Başlangıçta hikayenin kahramanı Maya Duran'ın genel hayatına ve düşünce dünyasına giriş yapıyor, arkasından hızla Nazi Almanyası ve o dönemde çekilen acılara, aynı dönemde Türkiye'ye sığınan Alman-Yahudi Profesörler ile birlikte İstanbul Üniversitesi'nin ve Türk Akademik hayatının tarihine, Kırım Türklerinin yaşamlarındaki acı dolu günlere ve pek çok ailenin geçmişindekine benzer tarihsel buluşmalara yelken açıyordunuz. Zaman zaman ise bu tarihten tamamen sıyrılıp, evladınızla aranızdaki ilişkiyi sorgulamaya başlarken bulabiliyordunuz kendinizi tam da hayatın ortasında..

Bunun yanısıra Livaneli'nin hayata ve tarihe bakışını oldukça etkili yansıttığı cümleleriyle, özellikle kitabın ortasından sonuna kadar sürükleyici ve etkileyici, hatta zaman zaman sırtınızı gerecek kadar stresli olan bir yolculuğa başlıyor ve bir kadının hayatında gerçekleşen beklenmedik gelişmelerle kendini yenilemesi ve hayat çizgisini nasıl değiştirdiğini zaman zaman üzülerek, zaman zaman hayranlıkla takip etme şansı buluyordunuz.

Başından da soylediğim gibi kitap boyunca bir yandan hikayenin akışına kapılırken, öte yandan bir erkeğin bakış açısından bir kadının yaşam karşı direnişini okurken, ister istemez kendi içimde de değerlendirmeler yaptım. İtiraf etmeliyim ki yok denecek kadar az bir bölümde farklı düşüneceğimi ya da davranacağımı hisettim. Bu anlamda da Livaneli'yi tebrik ettiğimi ayrıca belirtmek istiyorum bu yüzden.

Bana göre imkansız gibi görünse de, devletler yerine sadece insani duygularla yönetilen bir dünyanın daha az acımasız ve paylaşılabilir olabileceğini, uygulanan politikaların devletler düzeyinde başarılı ya da etkili görünsede, insani boyutta ne kadar büyük haksızlık ve acılara neden olabileceğinin hikayesini bulacaksınız bu kitapta.

"Serenad" okunmaya değer bir kitap gerçekten.. Okuma grubunun ilk konuğu olan bu kitaba dair mesajımı yine kitabın yazarına air bir söz ile bitirmek istiyorum izninizle..

"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey..." Zülfü Livaneli..

Saygı ve Sevgilerimle

Aylin Kosovaeri Şahin

May 2nd

Bizim Zamanımızda Ankara

By Demet İren

Ahmet Sıtkı Özsancak'a teşekkür ediyorum öncelikle. Muhteşem bir hafıza. Botanik Bahçesi manzaralı Kazan Restoran bile hatırlanmış. Bir yazımda net hatırlayamadığımı iletmiştim. Şimdilerde hep bakınıyorum, bir türlü hangi bina olduğunu belirleyemiyorum. Eklemek istediklerim bayağı uzun olduğu için buraya tıklamak istedim.
1. Çok sonradan yapılanan Airport Disko'nun önceden Çankaya Sineması olduğunu bilen biri olduğunu bilmek bile güzel. Yakın zamanda oralarda gezintiye çıkmıştım. Yanlış mı hatırlıyorum diye...
2. Çankaya Sinemasının karşısına denk gelen bir yerde de adını yanlış hatırlamıyorsam Güven Market vardı ki, her ürünü şimdilerde bulamadığım kalitede idi.
3. Mısır elçiliğinin karşısındaki unutulmaz Tuna Pastanesini unutmamak gerek sanırım.
4. Şimdiki Atakulenin karşılarında , Afganistan Büyükelçiliğinin alt taraflarında Pizza Pino, Yakamoz, Tiger disko.
5. Maltepede halacığımın ekmek arabası ile sabah ezanında Zeki Müren konserine gittiği Şato Yazar, ek olarak ailece gittiğimiz Güneypark ve  Beyazsaray.
6. Tunus Caddesi ile Tunalı Hilmi birleşiminde bulunan Kral Çiftliği ve Restoranı.
7. Bahsi geçtiyse affola, tüm TRT ve çalışanlarının müdavimi olduğu, menemenine bayıldığım yine unutulmazlardan Milka (şimdiki TV 8'in yerindeydi sanırım). Bülent Özveren' e ilk gıcıklığım da orada doğduydu.
8. Bir de Kızılayda Orduevine yakın Boğaziçi Pastanesi ile Otel Mola' nın kafesini hatırlıyorum.
9. Şimdiki Orduevinin Sağlık Bakanlığına komşu olan karşı köşesi de eskiden Yüksel Palas'tı. Altında da berberi vardı. 

Feb 28th

Geçmişe yolculuk

By Bilge Çakır
1968 Yılında TRT Ankara Televizyonu deneme yayınlarına başladı. Bu yıllarda TRT Genel Müdürü Adnan Öztraktı. Mahalle halkı Cevher Ticaretin vitrininde televizyon ile tanıştı. Kısa bir süre sonra da bizim eve de televizyon girdi. Tek bir televizyon kanalı var. Haftada iki veya üç gün iki üç saatlik bir yayın yapılıyordu. Yayın Türk Bayrağının göndere çekilmesi ile İstiklâl Marşı eşliğinde başlıyordu ve kapanış da aynı şekilde oluyordu. Televizyonun evimize girmesi ile ne kadar çok sevenimiz olduğunu anlamıştık. Yayın günleri eve gelir gelmez kapının zili çalmaya başlardı. Önceleri akrabalar geliyordu. Sonraları başka misafirler de gelmeye başladı. Zaman ilerledikçe misafirlerin misafirlerini de ağırlamaya başlamıştık. Artık biz daha yemek bile yememişken misafirler gelmeye başladı. Bizim örf ve adetlerimizde misafire bir şeyler ikram edilmeden olmazdı. Önce çay ikramı arkasından meyve ve en sonra da Türk Kahvesi. Misafir sayısına bağlı olarak gece mutfak ile oda arasında sürüp giden gidiş gelişlerle biterdi. Sonuç olarak bizler televizyondaki programları pek izleyemezdik. Şimdi geriye baktığımda biz o zamanlar televizyonda ne izlemiştik pek hatırlayamıyorum. Zannedersem açılıştan sonra ilk olarak haberler vardı. Zafer Celasun, Jülide Gülizar, Aytaç Kardüz haberleri sunardı. Ara spiker olarak da Gülseren Kavas vardı. Gülseren Kavas eğlence programlarının sunuculuğunu da yapardı. Bilgi yarışması tipindeki yarışma programları Halit Kıvanç tarafından sunulurdu. Halit Kıvanç sözlüğümüze yeni bir kelime kazandırmıştı. Telesafir. Daha sonraları bu kelime dillerden düşmez olmuştu. O günlerden aklımda kalan iki program vardı. Birisi bir belgesel idi. Urartulardan bahsediyordu. Diğeri ise Almanca öğretiyordu. Bu programın takipçisi çoktu. İnsanlar Almanya’ya çalışmaya gidiyorlardı. Burada da günlük hayatta işlerinizi yürütebileceğiniz şekilde Almanca öğretiliyordu.

Hafta sonları gündüz yayınları vardı ve bu yayınlar biraz daha uzun olurdu. Film gösterilirdi. Ardından da müzik, spor, yarışma gibi aktiviteleri içeren bir program yapılırdı. Bu yayının sunucuları Güneş Tecelli, Arman Talay ve Canan Kumbasardı. Kamera Arman Talay’a döndüğünde Arman Talay tüm ekranı kaplardı. Bir de mahallemizin çocuğu Cenk Koray’ın sunduğu Tele Kutu diye bir program vardı.

O zamanlarda elektrik kesintileri çok olurdu. Bazı kereler elektriğin gelmesini beklerken televizyon yayın saati bitebilirdi. Bir de sık sık teknik bir arıza nedeni ile yayın kesilirdi. O zaman da ekrana kocaman bir yazı gelirdi. ‘Lütfen bekleyiniz’.

Daha sonraları Bülent Özveren’in sunduğu bir müzik programı yayınlanmaya başladı. Bir de üç yalancı tipi bir program vardı. Olcay Poyraz, Zafer Ergin ve Zihni Göktay bir kavramı üç farklı şekilde sunuyorlardı. Hangisinin doğruyu söylediği bulunuyordu. Bu sıralarda reklamlar daha yayın hayatına girmemişti. Seksenli yılların başında bile kesintisiz yayın yoktu. 1974 Yılı Temmuz ayında ise televizyonlarımızı hiç kapatmaz olmuştuk. Bu sırada sürekli olarak Ayten Alpman’dan Bir Başkadır Benim Memleketim’i dinledik. Ardından da Ruhi Su’nun kahramanlık türkülerini.

Şimdilik toparlayabildiklerim bu kadar. Umarım Remide’ye katkılarım olmuştur. Belki bu yazılanlar diğer arkadaşlarımıza da bir şeyler hatırlatabilir.

 

Bilge 67
Feb 27th

Bizim Dönemimizde Ankara

By Ahmet Sıtkı Özsancak

Kıymetli ACL mezunu arkadaşlarım.

Bu defa yazacaklarım, biraz okul dışından ama hiçbirimize yabancı gelmeyeceğini umuyorum. Burada oluşan kısa notlar, mekanlar, isimler sizlerin o günleri tatlı bir tebessümle hatırlamanıza yardımcı olabilirse mutluluk duyarım. Aslında daha önceden hazırlayıp sizlere iletmeye vakit bulamadığım birçok konuyu, aynı dönemleri paylaştığımız üstelik çok güzel yazan kıymetli arkadaşlarım kaleme aldıkları için, konu tekrarı olmasın diye yazılarımdan çıkardım. Öncelikle haddimi aşmadığımı umarak biraz felsefe yapmaya çalışacağım... Bizler yaşlarımız   ilerledikçe, sık sık eski hatıralarımızı anımsayıp, o günleri adeta tekrar yaşayarak bir nevi dopingle ikinci gençliğimize kavuşuyoruz. Bizlerin dönemi arkadaşlarımızda, yeni nesilde kolay kolay rastlanamayan bazı ortak özelliklerimiz olduğunun farkındayız. Onun içindir ki yıllar sonra bir araya geldiğimizde, sarılıp kucaklaştığımızda daha dün ayrılmış gibi hatıralar hemen canlanmaya başlıyor, o günlerde gerçekleştiremediğimiz, konuşmaya vakit bulamadığımız bir çok konuya hemen giriveriyoruz. Günümüzde gençlerin böyle yetişmesinde bizlerin büyükler olarak  çok fazla  suçlu olduğumuzu sanmıyorum. Kendi kendine gelişen ve bazı olumlu değer yargılarının süratle yitimine sebep olan, bir suçlu elbette ki mevcut. Gençlerimiz, zamanla örf ve adetlerimizden uzaklaştırılıyor, çevrelerinde gizlice gelişen, benliklerini etkisi altına alan ve bazı ülkeler tarafından gizli, planlı hazırlanan senaryolar ile, Tv proğramları ile desteklenen, moda ile kamufle edilmiş davranışlar sayesinde, eğitimleri dahil birçok konuda olumsuzluğa itiliyorlar. Ayrıca iyi bir gelecek gerçekleştirebilmeleri için büyükleri tarafından öğretimin ilk yıllarından başlayıp, hayata atılana kadar devamlı bir yarış ve mücadele içine itiliyorlar, daha sonraki yaşamlarında, ister istemez sevgiden, saygıdan, duygusallıktan, merhametten, manevi değerlerden, özveriden en önemlisi gerçek arkadaşlıktan yoksun kalıyorlar. Günümüzde toplumun genel karakterinde saygısızlık, menfaatçilik, bencillik, çıkarcılık, duygusuzluk ve daha birçok olumsuzluk ön plana çıktı. Bu sebeplerden dolayı, yeni nesilin gençleri  yıllar sonra bir araya gelseler bile asla bizlerin şu anda yaşadığı sevgi ve muhabbet duygularını yaşayabileceklerini sanmıyorum, inanmıyorum. Sevgili hocalarımız dahil; yaptığımız toplantılarda, buluşmalarımızda, beraberlik sevgi, saygı, bağlılık ve muhabbet öylesine bir form’a girdi ki zaten bizlerin özünde var olan ismini koyamadığım duygularla bizden önceki dönem arkadaşlarımızla da tanışıp kısa zamanda, sanki aynı dönemin öğrencileri gibi ayrılmaz büyük bir aile olduk. Bizlerden sonraki dönemlerde yetişen değerli arkadaşlarımızın da bu büyük aileye katılmalarını çok arzu ediyoruz.

Sevgili ACL mezunu arkadaşlarım; sıklıkla  gündeme gelen ‘‘Bizim dönemimizde Ankara’’ formatlı yazılara tamamlayıcı olduğuna inandığım birkaç satır da ben eklemek istiyorum. Hatalarım ve yanlış hatırlamalarım olursa düzeltmenizi rica ederim.

Semtimiz olan Emek ve Bahçelievler’de en çok takıldığımız yanmadan evvel Renkli sinema daha sonra Arı ve Dedeman sinemaları ile 8. caddenin  sonunda da  yazlık, Kırlangıç Sineması vazgeçemediğimiz yerlerdi. Kırlangıç sinemasına yaz geceleri genellikle çevre gençleri gelirdi, Gazoz, Frigo-buz ve çekirdek satıcıları değişmez aksesuardı. Gırgır şamata olsun diye daha doğrusu kız arkadaşına  kendisinin de sinemada olduğu mesajını vermek için, filimin enteresan bir yerinde filimi oynatan makinist’e kendi adını  kapıdan bekleniyor gibi  anons ettirmek adet haline gelmişti. Bazı sinemalarda okullara özel matineler yapılırdı. Hatta Ulus Sinemasında Tren-tren adlı savaş filimi bu uygulama ile aylarca gösterimde kalmış Cumhuriyet liseliler olarak kafilelerle bu filimi izlemiştik. Gerçi daha eskilere dayanan ilkokul çağlarında bizi topluca götürdükleri kahramanlık filimlerinde bazı sahnelerde zor durumda kalanlar için film kahramanı’nın, Polisin, Jandarmanın, Askerlerin aniden kurtarmaya gelmesi anında kimse tembih etmeden, büyük bir coşku ve çığılıklar atarak  hep birlikte avuçlarımız kızarana kadar alkışladığımızı hiç unutamam. Madem sinemalardan açıldı aklıma gelen bazılarını semtlerine göre bir çırpıda aktarmak isterim: Gerçi bir çok sinema binası şu anda pasaj ve iş merkezi haline geldi ama hatırlayabildiklerimi yazıyorum. Tandoğan dan Maltepe’ye doğru aynı binada altlı üstlü Başkent ve Burç sinemaları, daha ilerde nokta durağı dediğimiz yerde Bulvar, Maltepe Alemdar, Mini sinemaları, Demirtepe ye doğru giderken solda Gölbaşı, As, Kerem, Sıhhıye’de Ankara, Sinama 70, Kızılay’da Büyük, Ulus, Cep, Menekşe, Nergiz Tunalı Hilmi Caddesinde Talip, Kavaklıdere, Esatta Karınca, Dilek, Kuğulu parka doğru Akün, Akay‘da Dedeman, Tarım bakanlığı bitişiğinde Batı, Güvenevlerde sonradan Airport disko olan Çankaya Sineması, Dışkapı Yıldırım Beyazıt’ta Nur, Aydınlıkevler'de Süreyya, Etlikte Göktürk, Hamamönü'nde Saray, Dörtyol’da Melek. Eski Konservatuar karşısında Cebeci, Denizciler caddesi köşesinde Yeni ve Sus, Yenimahalle‘de Alemdar, Seyran, Yazlık Yılmaz, Atlas sinemalarını hatırlayabiliyorum. Unutamadığım ayrıntılardan biri de Gerilim sahnelerinde seyircilerin korku ve heyecanlı olduğu anlarda, içlerinden sulu ve muzip bir seyirci ağzı ile yüksek perdeden ‘’gaz çikartma’’ sesi çıkartır, seyirciler arasında büyük bir gülüşmeye ve sinir boşalmasına sebep olurdu. Antrakt’larda Reklam filimleri oynatılırdı. Bunlardan birinde sitelerdeki bir mobilya mağazası reklam filiminde ben de rol almıştım

Özel tiyatrolardan Kızılay’da Ankara Sanat, Maltepe’de Orhan Elçin’i sayabilirim, Pastahane ve Pup türü yerler genellikle Kızılay ‘dan Bakanlıklara doğru bulvar üzerinde yer alırdı. Çoğu pastanelerin masaları kaldırımlara yerleştirilmişti. Buralara ve Kızılaya çıkan birçok kişi birbirini tanır ve karşılaşınca selamlaşırdı. Bahçelievlerde Arılar, Seda, Akalın pastanesi ve Düğün Salonu, Necatibey caddesinde Meram pastanesi, Hacıbaba tatlıcısı, Meşrutiyet caddesi ile Atatürk bulvarının kesiştiği köşede Parizyen, daha yukarılara doğru, Milka, Penguen, Çevre Sokakta Köşk, Cinnah’ta Cafe Pastaheneleri çok ünlü idi. Kızılay Engürü pasajı Altında Çok uygun fiyatları olan Üsküdar Pup vardı. Okulumuz öğrencilerinden Kerem İlter sanki burada proğram yapıyordu gibi hatırlıyorum. Çankaya da Kazan, Panaroma Elegant Bizon, gibi pup‘lara da gittiğimiz olurdu. Tunus caddesi üzerinde Şerif Yüzbaşıoğlu ve Şenayın proğram yaptığı bir gece külübü vardı. Hatta Neco ve Atilla Özdemiroğlu aynı yerde müzisyenlik ve vokalistlik yapıyordu. Kızılay da Varan yazıhanesinin bulunduğu Turtes pasajı Ankaranın Müzik Aletleri ve Plak satışlarının yapıldığı tek mekandı. Üst katında galiba Taraça isimli bilardo salonu vardı. Ayrıca yerini tam olarak hatırlayamadığım Platin isimli bilardo salonunun yerini hatırlayanlar lütfen yazsınlar . Döner için Denizciler Caddesinde Uludağ Kebap, Cebeci Dörtyol da Kukla Kebap , ev yemekleri için Ulusta Çiçek lokantası, Balık için Kızılayda Liman lokantası, Gölbaşında Aysa restoran tek adresti. AOÇ de Merkez Lokantası. Kent apt çaprazında Rv, Hd restoranlar meşhurdu, Pide Maltepede Dedem kebap, Bahçelide Türeyenler’de Lahmacun Necatibey de  Aspava ve Yeşil Nalın’da yenirdi. Gençlik parkında semaverli Çay bahçeleri vardı, G.osmanpaşada Papazın Bağını unutmamak lazım. Şehrin muhtelif yerlerinde Et ve Balık Kurumu ile AOÇ satış mağazaları bulunurdu. Et Şarküteri ve süt tipi ihtiyaçlarımızı buralardan karşılardık Süt ve yoğurt ihtiyaçlarımız için Bahçelievlerde Remide’lerin arka tarafındaki Abidinpaşa çiftliği yakın olduğu için bizim ve komşularımızın tercihi idi. Ankaraya geldiğimizde ilk oturduğumuz ev 8.caddede Emek mahallesi pazarı girişindeki ilk bina idi.. Salı günleri tezgahtarların yüksek sesle bağırarak satış yapmaları ev içindeki konuşmalarımızı bile bastırırdı. Kulüp takımında oynarken  Tunalı da Tunalı Sauna, Cinnahta Çankaya sauna, Halen Faal olan Bahçelievler hamamı, Menekşe sokakta Yenişehir hamamı, Denizciler caddesinde acıçeşme sokakta Şengün, Talatpaşa bulvarında Karacabey hamamlarına defalarca gittik. Bunların hepsi konularında haklı bir isim yapmış yerlerdi. Gelmiş geçmiş bütün meşhur sanatçıların konserler verdiği Maltepe de Köşk, Şato Yazar, Beyaz Saray, Demirtepe’de Güneypark, Cinnah Caddesinde Altın Nal, Dedeman otelinden biraz aşağıda Yeni Süreyya Gazinosu, Ankara Garının sağında THY  bilet satış yer bitişiğinde Gar gazinosu vardı. (Maksim gazinosunun  yerini hatırlayamadım) yaz günlerinde gidilen Gençlik parkındaki  Lunapark,Japon Bahçesi,Göl Gazinosu gibi büyük gazinolar vardı. Eğlence yerlerinde normal proğram dışında Her Çarşamba ve Pazar günleri Hanımlar matinesi yapılırdı. Ön sıralardan yer tutmak için saatler önceden bir kişi gazinoya gönderilir, buradan kiralanan minderler ile yerler kapatılır, gelecek kişiler sıkıntılı bir şekilde saatlerce beklenirdi. Hanımlar matinesine evde hazırlanan yemekleri getirmek serbest bırakılmıştı. Hanımlar konserler esnasında bütün ses oyun gibi hünerlerini çok rahatlıkla sergilerdi. Kaliteli gece kulüplerinden Parizyen, Monamur, (Çakması sonradan Mor Anamur adını alarak bir müddet daha devam etti.) Yakut, Kübana önde gelen isimlerdi. Sporcu olarak Genelde Demirtepede Gol-Pota isimli mekana giderdik. Affınıza sığınarak şimdilik bu kadar yazıyorum. Kısa bir süre sonra o günlere ait el değmemiş konulara ve özellikle lise günlerinden bu günlere kadar elimden geçen ve bir süre kullandığım arabalarımı bulabilirsem resimleri ile tanıtmaya çalışacağım.

Hepinize sevgiler.

Ahmet Sıtkı Özsancak..

Feb 24th

Geçmişe yolculuk

By Bilge Çakır
Bugün Atatürk Bulvarı’ndan aşağıya doğru ilerliyoruz. Daha önce Dışkapı’nın otobüslerin son durağı olduğunu yazmıştım. Şehrin bu tarafında da bugün Bakanlıklar olarak adlandırdığımız o zaman Vekâletler dediğimiz yerde de böyle bir durak vardı. Otobüsten burada inilir daha ileriye gidilecekse yürünürdü. Bir gün Vekâletlerde otobüsten inip şimdi Karum’un bulunduğu yere babamla birlikte yürümüştük. Çocuktum ve yol yürümekle bitmemişti. Karum’un bulunduğu yer ve etrafı bağlıktı. Bağın ortasında da Kavaklıdere Şarap Fabrikası vardı. Yol ağzında karşı köşede bahçe içerisinde bir ev vardı. O zamanki zamanda çok büyük ve çok bakımlı bir evdi. Ev sahibi eski DP milletvekillerinden birisi idi. Buraya gelmiştik. Bahçede bir havuz ve bahçe içerisinde heykeller vardı. Evin o zamanki evlerde pek bulunmayan bir de balkonu vardı. O balkonda oturmuştuk. Evin önünden geçen yol çok genişti ve sokakta oynayan tek bir çocuk vardı. Üç tekerlekli bir bisiklete biniyordu. Yolun ortasında oynamasının ise hiçbir tehlikesi yoktu çünkü yoldan geçen araba yoktu. Seneler sonra hayata atıldıktan sonra arkadaşlarımla birlikte bu eve tekrar geldim ama artık burası ev değildi. Restoran olmuştu ve ben aynı balkonda bu kez çay içmiyordum, yemekteydim. Kavaklıdere Şarap Fabrikası ve bağlar da yoktu. Zaman içerisinde daha aşağı doğru inildiğinde orası Kuğulu Park olacaktı ve bulvara çıktığınızda da karşınıza Airport Disko gelecekti.

Bulvara çıkıp aşağıya doğru yürüdüğünüzde sol tarafınızda TBMM binası da yoktu. Issız ve boş yoldan aşağıya doğru ilerlerdiniz. Sonra Vekâletler gelirdi. Vekâletlerin önünde de otobüs durakları. Durağın arkasında diğer sokaklara benzemeyen bir sokak vardı. Bilge sokağı. Diğer sokaklara benzememesinin nedeni adının Bilge olması değildi. Sokak bir binanın altından geçiyordu. Düşünün oturduğunuz odanın altından bir sokak geçiyor. Zaman içerisinde bu bina yıkıldı. Yerine çok daha gösterişli yeni bir bina yapıldı. Bilge sokağına gelince yerinde duruyor ve aslına uygun olarak. Hiç dikkat ettiniz mi? Şimdi orası Alman Kültür Merkezi ve binanın altından da Bilge sokağı geçiyor. Yolun bu tarafında eski Tarım Bakanlığının alt tarafında Bulvar Palas vardı o da yıkıldı ama yerine yapılan binanın ön tarafı Bulvar Palas’ın mimarisine uygun şekilde yapıldı. Bizim gençlik yıllarımızda yolun bu tarafında Olgunlar sokağın hemen girişinde İlhan Feyman’ın gece kulübü vardı. Daha aşağılarda da gökdelenin yakınlarında Savaş Bağcan’ın Kulüp Beethoven’i vardı.

Yolun karşı tarafında şimdi Milli Eğitim Bakanlığı olan yerde büyük bir çocuk bahçesi vardı. Çocuk bahçesinin alt tarafında büyük ağaçların olduğu bir bahçe daha vardı. Bu bahçede oturmak için banklar vardı. Bahçenin içinde de bir büfe vardı. Buradan sonrası Güven Park. Güven Park’ın çok heybetli bir duruşu vardı. Heykeller ve onların önünde bir havuz. Havuzun her iki tarafında yarım daire şeklinde yerleştirilmiş mermerden koltuklardan oturma grupları. Güven Park otobüs ve dolmuş durakları yoktu. İnsanlar havuz kenarında mermer koltuklarda otururlardı.

Şimdi sıra geldi Kızılay Meydanına. Meydanda dörtyolun bir tarafında Güven Park. Karşı köşede Kızılay binası. Sarı renkli tepesinde kocaman  kırmızı ay bulunan bir bina idi. Bahçede ortada bir havuz. Havuzun yan tarafında Kızılay maden suyu satan bir büfe vardı. O zaman bu kadar çok meşrubat yoktu. Biz sadece Kızılay Maden suyunu ve gazozu bilirdik. Çocuktuk tatlı olanı gazoz hafif yakıcı olanı ise Maden Suyu idi. Şimdiki gibi bir kullanımlık bardaklar da  yoktu. Maden Suyu cam bardaklarda içilir sonra bu bardaklar özel bir makinede basınçlı su ile yıkanırdı. Bahçede havuz başında oturmak için banklar vardı. Ayrıca ve bence en önemli olanı bu bahçede Akil Muhtar, Mazhar Osman gibi Türk tıbbına emek verenlerin büstleri bulunurdu. Her büstün kaidesinde ise o kişinin kısa bir özgeçmişi yazardı. Sonra Kızılay binası yıkıldı. Bahçe kalmadı. Sonuç olarak bu büstlerde kalktı. Şimdi Türk tıbbına emek verenler nerdeler? Onlar hala daha bir yerlerde duruyorlar. Kimsenin dikkatini çekmeyen bir yerde. Amerikan Elçiliğinin yan tarafında bulunan Renda Köşkü’nün önünde. Arkaları yola dönük konumda. Kim oldukları bilinmeden duruyorlar.

Karşı köşede ise Cevat Restoran vardı. Soysal Apartmanının orda. Cevat Restoranın bu gün metro istasyonunun girişi olan yerde de bir bahçesi vardı. Yazın bahçe açılırdı. O günlerde Ankara’da yaşayan hemen herkesin Cevat Restorandan geçmişliği vardır.

Diğer köşede ise daha sonraları belki de bu ülkenin ilk gökdeleni yapıldı. Gökdelen bir başka sosyal olayı da getirdi. Bir kere terasında Set Kafeterya vardı. Genç yaşlı herkes buraya uğrardı. İkincisi ise Kızılay’da buluşacak herkes Gima’nın önünde randevulaşırdı. Özellikle hafta sonları burası bir insan yumağı haline gelirdi.

Cumartesi günlerinin yarım gün olduğu zamanlarda öğleden sonraları büyük bir çoğunluk Kızılay’a inerdi. Vitrinlere bakanlar, arkadaş grupları ile dolaşanlar, sinemaya gidenler hep Kızılay’da idiler. Cevat Restoran’ın bahçesinin arka tarafında şimdi banka olan yerde Ulus Sineması vardı. Ulus Sinemasının biraz daha ilerisinde Flamingo ve Penguen pastaneleri vardı. Atatürk Bulvarı üzerinde biraz daha aşağı tarafta Büyük Sinema ve Sıhhiye tarafında ise Ankara Sineması bulunurdu. Sinema sosyal yaşamın büyük bir kısmını oluştururdu.

Soysal Apartmanı’nın diğer tarafı Sakarya Caddesi. Geçmişte Sakarya Caddesi ana caddeye açılırdı. Daha sonraları ana caddeye açılış kapatıldı ve burası yaya yolu oldu. Soysal Apartmanı’nın Sakarya Caddesi tarafında Sergen Pastanesi ve onun biraz daha ilerisinde Tarhan ve Bilgi Kitapevleri vardı. Yolun ağzında karşı köşede ise Tağmaç Eczanesi ve onun arkasında ise Goralı Sandviç bulunurdu. Tağmaç Eczanesi Ankara’nın büyük eczanelerinden biri idi. Goralı ise özellikle sosisli sandviçi ile meşhurdu. Caddenin daha yukarı kısımlarında marketler ve manavlar bulunurdu. Daha sonraları KKTC Cumhurbaşkanı olan Sayın Rauf Denktaş da Ankara’da yaşadığı dönemlerde buralardan alışveriş yapardı. Sakarya Caddesinin Mithatpaşa Caddesini kestiği yerde karşı köşede İnegöl köftecisi vardı. Burası iki katlı bahçe içerisinde bir evdi. Ortada bir soba yanardı ve masalar soba etrafında bulunurdu. Daha sonra İnegöl Köftecisi karşı köşeye taşındı. Şimdi PTT binası olan yerde de bu binaya benzer bir bina vardı. Köfteci oraya taşındı. İkinci bina yıkıldı. Şimdi PTT oldu. İlk bina duruyor. Önceleri bir otomobil galerisi olmuştu. Daha sonra korunmaya alındı ve Kültür Bakanlığına bağlandı. Bu bölgede belki de geçmişten kalan tek eser oldu. O zamanlar İnegöl Köftecisi cumartesi günleri Sayın Rauf Denktaş ve ailesini bu binalarda misafir ederdi.

Bulvar üzerinde biraz daha aşağıya doğru yürüdüğünüzde sağda Tuna Caddesine doğru döndüğünüzde kenarda Ankara tarihine yakından tanıklık etmiş olan Piknik Lokantası bulunurdu. Piknik çocukluğumuzun ve gençliğimizin efsane lokantası. Kocaman kupalarda birası ve patates cipsi ile hafızalarda yer etmişti. Genellikle kolay kolay oturacak yer bulunmazdı. Kapıdan girişte sol tarafta da şarküteri kısmı vardı. Bir başka şarküteri de bulvar üzerinde bulunan Trakya Şarküteri idi. Ufak bir dükkandı. İnsanlar alışveriş yapmak üzere kapısında kuyruk oluştururlardı. Rus salatası evlerde yapılmadan önce Trakya Şarküteri’den alınırdı. Trakya Şarküteri’nin yakınlarında bir kitapevi daha vardı. Kültür Kitapevi. Burada dükkânın önünde küçük bir tezgâhı da olurdu.

Bu sırada Büyük Sinema tarafında Bulvar Pasajı bulunurdu. Bulvar tarafında bir girişi vardı. Girişte sol tarafta yine büyük bir eczane Bulvar Eczanesi vardı. Girişin sağ tarafında ise üniversite sıralarında pek çok öğrencinin bildiği Remzi Kitapevi bulunurdu. Pasajın daha iç kısmında ise Burda Kumaş Mağazası vardı. Daha ilerlediğinizde Tuna caddesine doğru pasajdan çıkardınız. Bu çıkış tarafında ise Yeni Sahne ve yan taraftaki binanın altında ise büyük bir market, Ulaşan Kardeşler vardı.

Bulvar üzerinde karşı tarafta İzmir Caddesine girilen yolda benim çocukluğumda Özen Pastanesi ve onun karşı tarafında da lokantası vardı. Yazın bunların masaları da kaldırıma çıkarılırdı. O zamanlar şimdiki gibi trafik yoktu. Atatürk Bulvarı çok geniş bir cadde gibi görünürdü. Tek tük araba geçerdi. Yolun bu tarafına geçince Kızılay’ın en büyük özelliklerinden biri olan kuşlardan söz etmemek olmaz. Kızılay kuş sesleri ile çınlardı. Bu Kızılay’a özgü bir müzik gibi idi. Buradan geçipde başına isabet almamış olan yoktur. İlginç olan da nasibini alan herkesin bundan mutlu olması idi. Sonra kuşlar gitti, pastaneler ve lokantalar yok oldu. Tarih değişmeye başladı.

Kocabeyoğlu Pasajına gelince onu yazmamak olmaz. Öğrenciliğimizin ve ilk gençlik yıllarımızın unutulmaz mekânı idi. Her türlü gelir grubundan olan kişiler buradan alışveriş yapardı. Pasajın alt katında ise Mustafa Sağyaşar’ın plâkçı dükkânı vardı. Kocabeyoğlu Pasajının İzmir Caddesine açılan kapısının karşı tarafında Gözegir Ayakkabı mağazası vardı. İzmir Caddesinin başlarındaki otel Balin Oteldi. Altında da söylediğiniz gibi bir gece kulübü vardı. Barıkan Otel ise İzmir Caddesinin biraz daha aşağı taraflarında şimdi Moda Çarşısı olan yerde idi. İzmir Caddesinde bir dönem Amerikan Pasajı da vardı. Kot pantolonlar oradan alınırdı. Pasajın alt tarafında ise terziler vardı. Pantolonlar bu terzilerde vücuda göre düzeltilirdi. İzmir Caddesine gelince Ankara Sanat Tiyatrosundan söz etmemek olmaz. Caddeyi biraz daha aşağıya doğru indiğinizde Sarar İlkokulu ve biraz daha ilerde de Atatürk Lisesine ulaşırdınız. Her ikisi de Ankara’nın iyi eğitim kurumları idi. Atatürk Lisesi önceleri erkek lisesi idi. Daha sonraki zamanlarda kız öğrenciler de alınmaya başladı.

Atatürk Bulvarın üzerinde Kocabeyoğlu Pasajı tarafındaki binalardan birinin üst katında ise Faize Sevim Moda Evi vardı.

Daha aşağı tarafta Orduevi ve onun önünde Atatürk heykeli. Zafer çarşısı yoktu. Burası geniş bir alan gibi idi. Bulvarın Mithatpaşa Caddesi ile kesiştiği yerdeki bina da Yüksel Palastı. Millî Bayramlarda akşamları Atatürk Heykelinin köşelerinde meşaleler yanardı. Bulvar üzerinden Fener Alayı geçerdi. Gündüzleri ise Harb Okulu öğrencilerinin bulvarın yukarısından aşağıya doğru yürüyüşleri muhteşem olurdu. Ankaralılar bu yürüyüşü görmek üzere Kızılay’a gelir ve avuçları patlayıncaya kadar alkışlardı. Akşam Fener Alayını görmek üzere tekrar Kızılay’a gelinirdi.

Böylece Sıhhıye’ye kadar gelmiş olduk. Ama yol bitmedi. Devam edecek.


Sıhhıye’ye gelince yukardan aşağıya doğru indiğinizde sağ tarafta Sağlık Bakanlığına gelirsiniz. Bakanlığın karşısında yolun ortasında o zamanlar Hitit Güneşi heykeli yoktu ama şimdi Abdi İpekçi Parkı olan tarafa doğru son zamanlarda gündeme gelmiş olan çiş yapan çocuklar heykeli bir havuzun ortasında yer alırdı. Sağlık Bakanlığının karşısında Necati Bey Caddesinin girişinde Sağlık Eczanesi, Ankara Sineması ve Yeşil Nalın Kebapçısı bulunurdu. Sağlık Eczanesi Belediye Hastanesine en yakın eczane idi. Belki de bu nedenle her zaman çok kalabalık olurdu. Eczanenin tezgâhları da çok yüksekti. Çocuktum ve tezgâhın arka tarafındaki hizmet verenleri görebilmek için başımı gökyüzüne bakar gibi kaldırmam gerekirdi. Caddenin bundan sonraki kısmında Ulus’a doğru Cumhuriyet döneminin ilk zamanlarında yapılan binalar sıralanmaya başlardı. Bu binalar bugün de varlıklarını korumaktalar. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi,  Kız Meslek Lisesi, Olgunlaşma Enstitüsü, Radyoevi, Türk Hava Kurumu, şimdi Kültür Bakanlığı olan bina, İller Bankası, Emlak Kredi Bankası, Tekel binası, Sanat Okulu , PTT yolun sağ tarafından Ulus’a doğru uzanırlardı. Sıhhiyeden İtfaiye Meydanına kadar olan yol şimdiki kadar geniş değildi. Bu nedenle bu aradaki binaların ön taraflarında oldukça büyük bahçeleri vardı.

Sıhhiyeden itibaren sol tarafta ise yolun kenarında bir dere vardı. Ulus İşhanı yapılırken Ulustaki bazı dükkânlar bu derenin kenarına yapılmış olan yerlere yerleştirilmişlerdi. Hepinizin hatırlayacağı Emel Kundura Mağazası da bir dönem burada idi. Biraz daha ilerlediğinizde çok farklı bir ikiliye ulaşırdınız. Toptancı Hali ve onun önünde Cumhur Başkanlığı Senfoni orkestrasının binası. Uzun bir süre mutfağımızın gereksinimleri ile ruhumuzun gıdası bir arada yaşadılar. Bundan sonra köşede şimdi olduğu gibi Opera Binası vardı. Onun yanında da Gençlik Parkı.

Ankara’da yaşamış olup da yolu buraya düşmemiş kimse yoktur. O zamanlarda Gençlik Parkına girebilmek için bilet almanız gerekirdi. Kapının sağ tarafında bilet gişesi ve sol tarafında ise Solmaz Kılıçtepe Karakolu bulunurdu. Karakol bugün de yerinde. Parka girmek içinse bilet almanıza gerek yok. Yolun bu tarafından Numune Hastanesine doğru baktığınızda yine tarihi bir bina görürdünüz. Türk Ocağı binası. Bunun yüksekçe olan mermer merdivenlerinden çıktığınızda Nikâh Dairesine gelirdiniz. Nikâhı da Mücteba Bey kıyardı. Mücteba Bey o yıllarda tek ve rakipsiz nikâh memuru.

Şimdi Gençlik Parkından içeri doğru ilerleyelim. Önünüzde basamak basamak inen bir havuz vardır. Geceleri farklı renklerde ışıklandırılır. Önünde büyük havuz vardır ve havuzun etrafında oturacak yerler vardır. Havuzun karşısında ise daha sonraki yıllarda nikâh dairesi olan bir bina, Göl Gazinosu. Burası nikâh dairesi olarak kullanılmaya başlandığında artık Türk Ocağı salonu kullanılmadı. Nikâh memuru  bu kez  arkadaşımız İlcim Otkan’ın babası Salih Özkur. Sağ taraftan biraz daha ilerlediğinizde Recep Özgen aile çay bahçeleri vardı. Bunlar Ankaralıların vazgeçilmez mekanları idi. Evlerde hazırlanan yiyecekler buraya getirilir ve burada semaverlerde demlenmiş çay eşliğinde yenilirdi. Televizyon yok, bilgisayar yok, radyo ise çoğu kez komşuda var. Gençlik Parkı yaz akşamlarının vazgeçilmez mekânı. Parkın iç kısımlarında bir açık hava tiyatrosu vardı. Bir de park içinde dolaşan küçük bir tren. Parkın diğer tarafına geçildiğinde karşınıza Luna Park gelirdi. Hepimiz çocukluğumuzda Luna Park’a gelmişizdir. Luna Park’ın içinde de Luna Park Gazinosu vardı.

Girdiğimiz kapıdan çıkıp da Ulus istikametinde ilerlersek Osmanlı Bankası, Ziraat Bankası ve Merkez Bankası peş peşe sıralanmışlardı. Bunların arka tarafında ise Küçük Tiyatro ve Evkaf Apartmanı vardı.

Ulus Meydanı’na geldiğinizde sizi ilk karşılayan Atatürk Heykeli olurdu. Ulus İşhanı yapılınca heykel biraz daha geriye alındı. Sıhhiyede dere boyunca dizilen dükkânlar da Ulus İşhanına geldiler. Emel Kundura Mağazası, Akman Boza Salonu ve İstanbul Eczanesi buradaki yerlerini aldılar. İstanbul Eczanesi tarihi özelliği olan bir eczanedir. Burası Ulu Önder Atatürk’e hizmet veren bir eczanedir ve arşivinde Atatürk’ün reçeteleri de bulunur.

Karşı tarafta çapraz köşede ilk Meclis binası vardır. Benim çocukluğumda bu Meclis binasının karşısında ağaçlar altında toprak zeminde tahta masa ve sandalyeleri olan kır kahvesi gibi bir çay bahçesi vardı. Otobüs duraklarının arkasında ise yine efsane bir lokanta, Karpiç Lokantası vardı. Karpiç Lokantasının yan tarafında müzik aletleri satan bir dükkân ve iki tane de eczane vardı. Bulvardan sola dönüp biraz ilerlediğinizde ilk Meclis binasından biraz aşağıda daha sonraki Meclis binası gelirdi. Meclis binasının karşısında ise Ankara Palas. Her ikisi de altmışlı yıllarda kullanılmakta olan binalardı. Daha aşağıda Ankara Garı, garın içinde Atatürk evi ve Atatürk evini ön tarafında ise bir başka efsane Gar Gazinosu vardı.

Tekrar Ulus’a çıkacak olursak ilk Meclis binasının karşısında Sümerbank onun yan tarafında ise İş Bankası binası bulunurdu. İş Bankasından sonra da Ulus Otobüs Durakları ve durakların arka tarafında Ankara Valiliği ve Maliye Bakanlığı vardı. Sümerbank bana hep eski, kitap gibi olan nüfus cüzdanlarını hatırlatır. Bizler çocuktuk bizim nüfus cüzdanlarımız mürekkebe boyanmamıştı ama annemin ve babamın cüzdanlarında bir sürü damga vardı. Basma verildi, kaput bezi verildi, şeker verildi, kömür verildi gibi. Nüfus cüzdanında damga vurulmamış yer kalmazdı.

Yukarıdan aşağıya Atatürk Bulvarı olarak yürüdüğümüz yolun adı da Ulus’a gelince Çankırı Caddesi oldu. Caddede sol taraftan yürüdüğünüzde yol üzerinde Nur Sineması, Sus Sineması, Kız Meslek Lisesi ve Ulus Ortaokulu ve Roma Hamamı bulunmaktaydı. Okulların adı değişti, sinemalar ise yok oldu. Biraz daha aşağıya doğru inerseniz sağ tarafta İsmet Paşa Mahallesi vardır. Şimdi mahallenin girişinde Tarihi çiçek Lokantası bulunmakta. Bundan sonrası Dışkapı. Bir başka değişle Yıldırım Beyazıt Meydanı. Bugünkü görüntüsüne bakınca pek meydan diyemeyiz ama geçmişte gerçekten büyük bir meydandı. Meydanın tam karşısı da Ziraat Fakültesi. Benim ilkokulda okuduğum zamanlarda da fakültenin önüne Atatürk Heykeli yapılmıştı. Fakültenin içinde de bir İsmet Paşa Heykeli vardır. Böylece ana arter üzerinde Ankara’da bir yürüyüş yapmış olduk.

Katkılarından dolayı İlcim Oktan, Tamer Deniz ve RemideArsan’a teşekkür ederim.


 

Bilge 67       
Feb 21st

Biz 68 kuşağı TV

By Remide Arsan


İlkokulu bitirdikten sonra , annemle bir buçuk sene Londra’da yaşadık. Televizyonu İlk kez orada gördüm. Zevkten dizlerimin bağı çözüldü. Tek bir oda kiralayabilmiştik ve içinde TV yoktu tabii. Kıbrıslı bir Türk olan ev sahibimizin üst kattaki evine arada gider, kapı tıklatır, izin isterdim izin verirlerse izlerdim.

İlk gördüğümde televizyondaki kişinin de beni gördüğünü, bir soru sorarsa cevap verebileceğimi, iletişim kurulacağını zannetmiştim.

Televizyon Türkiye’ye geldiğinde ‘Ben İngiltere’deyken…’ cümlesini kurarak, herkesin yaşadığı şaşkınlık ve acemiliği yaşamadığım havasını atsam da, bu eski tecrübem (!) bu eğlence kutusuna , kedi ciğere bakar gibi bakmama engel teşkil etmedi elbette..

Lise ikinci sınıfta okurken, ilk televizyonu koca apartmanımızda tek bir aile almıştı. O apartmanda kılık kıyafeti ve yaşam tarzı bizlerden biraz farklı olan bu sevimli köy kökenli ailenin, zengin olabileceği hiç aklıma gelmediğinden, çok şaşırmıştım.. Karşımızda Örsan Öymen, alt katta Savcı bey amca , yanda da Elektrik Mühendisi oturmaktaydı. Benim annem-babam ikisi de çalışıyordu. Hiç birimizin parası yetmemişti, pahalıydı.

Ben genç kızlık utancı içinde olduğumdan, içim gitmesine rağmen bir veya 2 kez onlara gidip izlemek için izin istedim ama 9 yaş küçük kardeşimi alamadık bir türlü.. Çocukları ile de arkadaş olduğundan, kalabalık arasına süzülüp birkaç kez telesafir olmuştu.

Televizyon günleri bu komşularımızın kapısının önü ayakkabıdan geçilmezdi. Evin salonu büyüktü ama her yer hınca hınç dolar, ayrıca bir de yerlere atılan minderlere çoluk çocuk yayılınca ev adım atılmaz hale gelirdi. Oturan kalkamaz, ayaklar uyuşur, insanların üzerinden sekerek kapıya varılırdı. Televizyon büyük bir sessizlikte izlenir, tek kelime kaçırmamaya çalışılırdı. Ne de olsa henüz sinema alışkanlığı üzerimizden gitmemişti.

Evin sahibi her defasında gelen misafirlere elinden geldiğince yiyecek içecek ikramında bulunur, herkesi ağırlamak zorunda hissederdi.

Malum..Bizim adetimizdir.. Eve gelen misafire ikram yapılır!! Hem çok güldüğüm hem de çok kızdığım bir gelenektir..

Evin gariban kadını, ameliyat olmuş, hastasına bakmaktan zaten gözlerinin feri sönmüş bir haldeyken, geçmiş olsun ziyaretine gelen akraba ve yakınları, ağırlamak zorundadır. Sofralar kurulur, kap kap yemekler pişer, yataklar yapılır. Gündelik ziyaretçilere de kolonya , kek, kurabiye, pasta börek ikram edilir. Çay pişirilir, kahve yapılır, .. yanında bol bol da sigara.. Cefa mı paylaşmaya gelindi yoksa safa mı bilinmez.

Aynı gelenek TiVi çıktı diye bozulacak değil ya.. Evin annesi, onca kalabalık avuca ve kafa’ya yarım şişe kolonyayı boca ettikten sonra, koşup bir de çay demlemeye ve servis yapmaya başlayınca iş çığrından çıktı sanırım.


Bir süre sonra sadece asıl ve hakiki ziyeretçilere ikram yapılmaya başlandı. Bunlar hatırlı misafirler ve yakın akrabalardı. Diğer çoluk çocuğa da ortaya bir şeyler kondu, sonra kalabalıkla baş edilemeyince bu da kalktı.

Biri yedi, biri baktı.


Bu tablo, her yerde hep böyle oluştu..

Bizler de zaman zaman , evlerinde televizyon olan aile dostlarımıza ziyarete gittiğimizde, bizden başka pek çok sürpriz misafirle karşılaştık. Oysa bunlar yemekli ve özel sohbetli olması gereken özel ziyaretlerdi ve yemeğin tam ortasında çat kapı, birileri gelip koltuklara çörekleniverirdi. Ev sahibi kapı çaldığında,televizyon için gelene gelme dese bir çeşit, içeri buyur etse bir çeşit..

Ortada kurulu bir sofra ve üzerinde binbir yemek. Yeni gelene ne yapılsa nasıl yapılsa olmaz.. Ağırlanmayan misafir alınır, kimileri küser..

Önceleri ilk televizyon sahibi olmanın verdiği gururlu olan bakışlar ve övünçlü tavırlar değişir gibi oldu. ‘Hoşgeldin’ le karşılananlar, hoşa gitmemeye başladı. Yine de telesafirlik Türkiyede unutulması mümkün olmayacak bir dönem oldu.


Kısa bir süre sonra insanlar borç, harç, bir şekilde bu eğlence kutusuna sahip olmak için seferber oldu.

Bizim Tv almamız biraz uzun sürdü. Sebep de, bir akşam, kardeşimin bir daha gelmemesi kibar bir şekilde söylenerek kapıdan döndürülmesi sonucu oluştu.


69 yılında Amerika’ya bir Amerikalı aile yanına okumaya gittiğimde, bizde henüz televizyon yoktu. Oraya gidince , cuma ve ctesi akşamları sabahlara kadar televizyon izlemelere doyamadım. Özellikle de klasik filmleri izledim. Bu eski filmlerin orada pek meraklısı olmadığından, alakasız saatlere koyuyorlardı. Televizyonun içine düştüğümü ve görgüsüzlüğümü anlamasınlar diye de klasik filmlere meraklı olduğumu söyledim onlara.. Yalan da değildi.. Özellikle de ‘Moulin Rouge’ Loutrec’in hayatını anlatan Türkiye’deyken son bitirdiğim kitaplardan biriydi ve film sabaha karşı 04 de başlamıştı. Amerikalı ailem , bu film için sabaha kadar oturmuş olmama o kadar şaşırdı ki, kültürümü (!) aylarca gelene geçene anlata anlata bitiremediler.

Amerikalı gençlerden çok kültürlü olduğumuz bir gerçek olmakla birlikte, benim görmemişliğimin ve televizyon hevesimin payının bu engin(?) kültürde çok fazla rolü olduğunu ben bildim sadece…

Programlar haftada 2 gün olarak başladı sanırım. Ya da 3 .. tam hatırlamıyorum.

Televizyonumuzda en önemli görüntümüz de ‘NECEFLİ MAŞRAPA’ ydı…
 
Feb 15th

Ti Vi ye Ek

By Demet İren
İlk zamanlarda Cevher Ticaretin önünde kendisi ( TV) ile tanışmak fırsatım oldu. Sonra da Dayımın evinde telesafirlik günleri. Dip dibe demezler ona da neyse işte, neredeyse tüm mahalle. TV İtalya’dan gelmiş, hemi de evde!..Daha sonra bize de geldi TV (68). Bizimki Almandı Blaupunkt (Şimdilerde yok herhalde, belki geçmişe kayıt olabilir bu). Bizim evdeki sinir bozucu telesafirlikler başladı.

2-3 gün/hafta yayın yapar, arada yayın kesilir bir polis amca çıkar lütfen bekleyiniz der, bunu da bekleme süreci içinde insanlar gerçekten TV’ye bakıp bekleyerek geçirir, seremoniden sonra, akşam 6 da çizgi filmlerle başlardı galiba.Program hatırlamaya çalışıyorum ama zamanlar karışıyor. Hiçbir zaman TV bağımlısı olmadım. Gıcık olmamın nedeni da sokakta oynarken milletin evlere girip çizgi film izlemesi olabilir.

Sonradan çok çizgi film çıktı ama, bende izi kalmış olanlar, Casper, Jetgiller (O zamanın Taş Devri idi), Pilli Bebek, Heidi…..

Dizilerden de anımsadığım Küçük Ev (Küçük Loramız), Bonanza, Kaçak (Dr. Kimble ve Frankeştaynı, sahi onun adı neydi), Güzel ve Çirkin’miydi ki Emma Peel ve Bastonlu adamın olduğu dizi, Komiser Columbo,..

Sonraları Charli’nin Melekleri, Komiser ve karısı idi miydi ki Rock Hudsun’ın , kekeme Komiser Enright’ ın oynadığı dizi? Bir de Karım ve Ben diye hatırladığım bir dizi var hayal meyal.

Bir mercimekçi teyzemiz de vardı, çeşit çeşit mercimek tarifi veren. Ayşe Baysal mı idi ki? Hani et bulamıyorsan mercimek ye hesabı J)

Ne zamandı bilemiyorum, Çikolata renkli sanatçılarımızdan söz eden Sezen Cumhur Önal da program yapardı.

Sus, dur, otur denen Haber Programlarını ve Cenaze Töreni gibi hazırlanan siyah elbiseli ve ciddi TSM korolarını es geçiyorum.

Bu arada haberleri de Zafer Cilasun, Jülide Gülizar, hoş bir sarışın bayan daha vardı zorluyorum kendimi ama hatırlayamıyorum adını o sunardı. (Ek: Cevap ilk Remide’den geldi. Aytaç Kardüz imiş.) Sahi başka bir isim, başka bir spiker, Gülseren Kavas’ı hatırlayanınız var mı?


Demet İren 73
Feb 8th

BİZ 68 KUŞAĞI (21) TiVi

By Remide Arsan
TİVİ ya da TEVE

Biz hepimiz sokak çocuğu idik. Oyun çocuğu idik. Yurdumun tüm sokaklarını tepe tepe kullandık. Ağaçlara çıktık, duvar tepelerinde koşturduk, saklambaç oynarken olmadık deliklere girdik, toz toprağa bulandık, hırsız olduk kaçtık, polis olduk kovaladık, taş taş üstüne koyduk, ebe olduk, bir kıytırık top ile binbir çeşit oyun icat ettik.. Sümüklerimiz aka aka, çişimizi gele gele, hatta birazını altımıza kaçıra kaçıra, karnımız acıka acıka, sokak sevdamızdan hiç ödün vermedik.

İlkokulda okurken, beş dakika teneffüste bile, kan terlere batacak bir koşturmaya girip, siyah önlüğümüzün cep kenarları mutlaka sökük olarak, neredeyse her gün kopan yakalarımız ellerimizde, eve döndük.

Kim ne derse desin, ister köyde, ister kentte, ister dar bir sokakta, ister tepenin ardında , her yerde koştuk oynadık.. Terledik, gizli gizli su içtik..Bol bol oksijen aldık.

Oyuna, sokağa doyduk. Bazı yaz akşamları, gece de sokağa çıkmamıza izin verilirdi. Çok keyifliydi çocukluğumuz…

Bizi sokaktan koparacak eve girmemizi sağlayacak hiçbir güç yoktu.. Ta ki…… ……………………..

 
Anlı şanlı TiVi Türk’ün hayatına girdi.. Hem de ne giriş!!!

Televizyonun kendisi , yani o cansız kutu bile bu işe şaştı kaldı…

Çünkü bu sevimli kutucuk, icad edildiğinden bu yana hiçbir ülkede, hiçbir evde bu denli muhteşem bir saygı, sevgi ve muhabbetle karşılaşmamıştı!

Üzerinde en nadide dantel örtü mü ararsınız, örtülerin üzerinde kristal vazolar mı?

Özel yapım -hem de ceviz- raylı kapaklı dolaplar mı ?

Özel dikim ( haute couture ! ) TV örtüleri mü?

Girmenin yasak olduğu Misafir odalarına teklifsizce kurulmasını mı?

En.. ama en baş köşenin kendisine ayrılmasını mı? Her gün itina ile tozunun alınmasını mı?


Hangi birini anlatsam…???????????????

 …. Kılık kıyafeti, dekorasyonu ve aksesuarları ile önce süslendi püslendi, allandı pullandı. Sonra en kıymetli muhafazaya konarak, bozulur endişesiyle çoluk çocuktan uzak tutulup korumaya alındı. Kırsaldaki gelin görme töreni gibi, tam orta yerde, süzüm süzüm süzülüp, tüm gözler üzerinde olaraktan hayatımıza arz-ı endam eyledi..

Geldi, gördü ve fethetti durumu…Julius Sezar bile Roma’da böyle anlı şanlı karşılanmamıştı yani..


Televizyonun evlere adım atması ile evlere şenlik durumların oluşması bir oldu..

Bu icadın, kendisini daha önce filmlerden bile tanıma fırsatı olmamış bir halka - örneğin Temel’lerin yaşadığı bir memlekete (!)- konuşan ve eğlendiren bir büyülü kutu olarak damdan düşme şeklinde teslim edildiği düşünülürse, şenliğin kaç yönlü olduğu ortaya çıkar!!

Açılışından itibaren, düğmeye basılıp kapatılana kadar neler olmadı ki.

Neler neler gördük, neler yaşadık.

……Gece, en son programın ardından, spiker ( Zafer Celasun) hepimize iyi geceler diler, İstiklal Marşı ile kapanış yapılırdı.

Arkadaşımın evinde anne babası başta olmak üzere, kardeşleri, tüm akrabaları ve konu komşu hep beraber ayağa kalkarak marşımızı dinleyip, merasimle TiVi lerini kapatmayı alışkanlık edinmişti ….

…..Diye başlıyorum:)